Anasayfa
 Ereğli Rehberi
 Üye Firmalar
 Referanslarımız
 Ereğli Linkleri
 ereğli Gerekli Tel. Rehberi
 Ereğli'deki Kurumlar
 İlanlar
 İşyeri & firma Adresleri
 İletişim

 

İndirmeden Mp3 Dinle
Ağrıları Azaltan Egzersiz
Şifalı Bitkiler
Sağlık İçin Püf Noktaları
TV izle & Radyo Dinle
Yarışmaya Hazır mısın?
Aşı Tablosu
3 Günlük Hava Tahmini
Boy ve Kilo Tablosu
Çin Takvimi

DERYA BAYKAL

DERYALI GÜNLER

6 HAFTADA 10 KİLO VERMENİN YOLU

 

 

 

 

 

KISSADAN HİSSE

Dünyanın Hali

Cerir'in rivayet ettiğine göre Leys der ki: " Adamın bir Hz. İsa'ya arkadaş olur, ona "Senin yanında sana yoldaş olabilirmiyim" diye teklif eder.

Teklifinin kabul edilmesi üzerine yola koyulurlar, bir nehrin kenarına varınca yemek molası için otururlar, yanlarında üç çörek vardır. İkisini yerler, birisi kalır, bu arada Hz. İsa nehre varıp su içmek üzere kalkar, su içip dönünce üçüncü çöreği bulamaz. Adama "Çöreği kim aldı" diye sorar, adam bilmiyorum diye cevap verir.

Yemekten sonra arkadaşı ile birlikte yola koyulur. Yolda iki yavrulu bir geyik görürler. Hz. İsa yavrulardan birini çağırır, yavru Hz.İsa'nın daveti üzerine yanına gelince onu keser, etinin bir kısmını kızartarak yerler.

Yemekten sonra Hz. İsâ geyik yavrusunun kalıntılarına
" Allah'ın izni ile canlanıp kalk" der, yavru da derhal canlanıp kalkarak oradan uzaklaşıverir.

Bu olay üzerine Hz. İsâ yoldaşına
"Sana az önceki mucizeyi gösteren Allah için soruyorum, çöreği kim aldı?" der. Adam yine "Bilmiyorum" diye cevap verir.

Bir müddet sonra bir nehrin yanına varırlar, Hz. İsâ adamın elinden tutarak su üstünde yürürler, karşıya geçerler. Nehri aşınca Hz. İsâ "Az önceki mucizeyi sana gösteren Allah hakkı için sana soruyorum, üçüncü çöreği kim aldı?" diye sorar, adam yine "bilmiyorum" diye cevap verir.

Bir müddet sonra bir çöle varırlar ve otururlar. Hz. İsâ bir yere kum ve yoprak yığar, meydana gelen yığına Allah'ın izni ile "altın ol" der,yığın da altın olur. Hz. İsâ yığını üçe bölerek adama
"üçte biri benim, üçte biri senin, öbür üçte biri de çöreği alanın " deyince adam "çöreği alan bendim" diye gerçeği itiraf eder.

Bunun üzerine Hz. İsâ "Altının hepsi senin olsun" diyerek ondan ayrılır.

Adam altının başında dururken çölde yanına iki yolcu gelir. Gelenler kendisini öldürüp altını almak isterler, adam "Onu aramızda üçe bölüşürüz, şimdi önce biriniz şehre varıp yiyecek bir şey alsın" diye teklif eder. Adamın teklifi kabul edilerek gelenlerden biri şehre gönderilir.

Şehre giden adam yolda giderken
"Niye altını onlar ile bölüşeyim, alacağım yiyeceğe zehir katar, onları öldürürüm, böylece altının hepsi bana kalır" diye düşünür ve dediği gibi yapmak üzere şehirden aldığı yiyeceğe zehir katarak döner.

Altının Yanında kalanlar da
"Niye ona altının üçte birini verelim, dönünce onu öldürür ve altını ikimiz paylaşırız" diye konuşurlar. Adam dönünce onu öldürürler, fakat yiyeceği yeyince de kendileri ölür, böylece altın çöl ortasında ve her üçünün ölüsünün yanıbaşında sahipsiz kalır.
Daha sonra Hz. İsâ'nın yolu olay yerine yeniden uğrar, durumu görünce yanındakilere
"İşte dünya budur,ondan sakının" der.

Kaynak: www.menzil.net

Altın Top ve Mutluluk

Zengin bir ailenin yoksul ama çok mutlu bir komşusu vardı. Evlerindeki mutluluğun sesleri, zengin ailenin duvarlarını aşarak kulaklarına dek ulaşırdı. Her akşam yoksul ailenin evinden yükselen gülme ve mutluluk sesleri kendi evlerinden duyuldukça zengin adam ve eşi onları gıpta ederlerdi.

Bir gün zengin adam, yüreğindeki duygusunu eşine açtı:
“Biz bu denli zengin olmamıza karşın onlar gibi mutlu ve neşeli değiliz” dedi ve eşine bir öneride bulundu:

“Sen yarın yoksul komşunu hanımına git ve bu mutluluklarının nedenini sor, öğren” dedi. “Onların mutluluk gizini öğrenelim ki bunu biz de uygulatıp, onlar gibi mutlu olmaya çalışalım.”

Eşi ertesi sabah yoksul komşusuna gitti ve evin hanımına, mutluluklarının nedenini ve hatta gizini sordu. Fakir komşu, bu gizi içtenlikle açıkladı:

“Bizim küçük bir altın topumuz var” dedi. “Akşam olup eşim eve geldiğinde, eşimle karşılıklı geçeriz ve birbirimize bu altın topu atarak eğleniriz, neşeleniriz. İşte bizim mutluluğumuzun gizi budur.”

Zengin kadın, komşusunun gizini akşam eşine anlattı,
“Demek bu kadar kolaymış bu işin gizi” dedi. “Yarın sabah hemen bir kuyumcuya giderim ve bende bir altın top yaptırırım.”

Ve sabah olur olmaz soluğu bir kuyumcuda aldı, akşama dek yapıp bitirmesi koşuluyla kuyumcuya bir altın top ısmarladı. Sonrada siparişi tamamlanınca altın topunu aldı, akşam eve getirdi.

“Geç karşımada altın topumuzu birbirimize atmaya başlayalım” dedi eşine. Zengin çift karşılıklı oturdular ve altıntopu birbirlerine atıp atıp, tutmaya başladılar.

Her şey iyiydi, güzeldi ama... Ortada
“olmayan” bir şey vardı. Onların bir altın topu vardı, onlarda aylın toplarını birbirlerine atıp, tutuyorlardı ama, nedense neşelenemiyorlar, kahkahalar atamıyorlardı.

Üstelik madeni topun ağırlığı nedeniyle giderek yorulmaya başlamışlar, hatta topun zaman zaman çarpması sonunda bedenlerinin belirli bölümlerinde morluklar bile olmuştu.

Zengin adamın eşi sabah ilk işi olarak yoksul komşusuna gitti:

“Sizin dediğinizi yaptık bir altın top yaptırdık, karşılıklı geçip birbirimize atmaya başladık ama” dedi. “Nedenler bilinmez, bir türlü neşelenemedik, sizin gibi kahkahalar atamadık.”

Yoksul komşu kadın gülmeye başladı:
“Fakat sevgili komşum, benim sözünü ettiğim top kuyumcuda yapılan altın toplardan değil ki” dedi. Bizim sapsarı saçlı masum bakışlı bir yavrumuz var. Biz ona “altın top” deriz. Akşamları eşimle karşı karlıya geçer, altın topumuz bir benim kucağıma koşar bir babasının kucağına koşar ve bizi eğlendirir. Onunla uyurken biz tüm yorgunluğumuzu unutur, coşar, neşeleniriz...”
İster sarı saçlı, ister kara saçlı ister tümüyle saçsız olsunlar, her çocuk her evde, anne ve babayı birbirine yapıştırırcasına bağlayan, onların aralarından
“su sızdırmayan” sağlamlıktaki harçtır, her birine “altın top” denilse de...

“Bunları buradan sök at”

 

Mevlânâ hazretleri, Mesnevi’de kötü huyun insanın nefsine ve çevresine nasıl bir eziyet yaptığı hakkında şöyle bir hikaye anlatır:

Huysuz adamın biri bir gün herkesin gelip geçtiği yol üzerine dikenli çalılar diker. Yoldan geçenler her ne kadar “Bunları buradan sök at” dese de o bunların hiçbirine kulak asmaz. Yine kendi bildiğini okur. O dikenli çalılar büyür yoldan geçen halkın ayağına takılır, onlara eziyet eder. O yoldan geçenler perişan olur. Bu durum valiye kadar intikal edince vali onu yanına çağırır. Dikenleri sökmesi için emreder. O da sökerim diye söz verir; ama bugün yarın diye ertelemeye devam eder. Ne sökmem der ne de sökmeye teşebbüs eder.

Bir gün vali onu yanına çağırır; “Verdiği sözde durmayan adam, emrimi uygula!” diye sıkı sıkı tembihler. Ağır ikazlarda bulunur. Çalıları diken huysuz adam da şöyle der: “Önümde hayli günler var. Merak etme nasıl olsa günün birinde sökerim.” Vali ise çabuk olmasını söyler ve onu uyarmaya devam eder. Ama adam sözden anlamaz. Dikenler de kök salıp büyümeye devam eder. Mevlânâ, hikayenin bu kısmında bir işi yarına ertelerken zamanın su gibi akıp gittiğini söylüyor ve; “Her gün sen yarın bu işi görürüm diyorsun ama günler geçip gittikçe o dikenler daha da kuvvetleniyor. Onu sökecek olan da ihtiyarlıyor, kuvvetten düşüyor. Sen de her bir kötü huyunu bir diken bil. O dikenler kaç keredir senin ayaklarına battı. Kaç kere oldu seni kötü huyun yaraladı. Sen kendi tabiatından hastalandın da duygusuzluğun yüzünden habersizsin. Çirkin huyunun da başkalarını rahatsız ettiğini bilmiyorsun. Sen şu dikeni gül fidanı haline getir. Gül fidanı ile onu aşıla. Böylece sendeki dikenler gül fidanı haline gelsin. Eğer sen de şerri gidermek istiyorsan, ateşin gönlüne hakkın rahmet suyunu dök.”
Mevlânâ, burada nefsinin kötü arzularına düşmeyi dert edinmeye dikkat çekiyor ve diyor ki:

“Nefsinin ateşi söndüren sonra, gönül bahçesine dikersen biter. Laleler, ak güller, güzel kokulu çiçekler yetişir. Sözün kısası; işini yarına bırakma. Çabuk tövbe et de istiğfarı yarına bırakma. Yıl geçti ekin vakti geldiğinde sende yüz karalığından başka bir şey kalmaz.

Beden ağacının köküne kurt düştü. Onu söküp ateşe atmak, kulluk yaparak iyi işlerle onu öldürmek gerek.” 
 

Kaynak: ailem.zaman

Üstün Karakterli Deve

Bir kambur başka bir kamburla alay ediyordu. Bunların konuşmalarını dinleyen bilge, yanındaki öğrencisine dönerek şu hikayeyi anlattı: "Birgün bir deve öteki deveye 'Sırtında bir kambur var!' diye güldü. Gülen devenin sırtında ise iki hörgüç vardı. Hiçbir deve sırtındaki hörgücü görmez. İkinci deve birinci deveye bakıp yüzüne karşı 'Senin iki kamburun var' demedi. Deve develiğini bildi ve oradan çekip gitti."

Bilge bu hikayeyi anlattıktan sonra öğrencisine "İnsanlarda böyledir işte!" dedi. "Herkezin bir kamburu vardır, fakat asil kişi bu kamburu muhatabın yüzüne vurmaz. Alaycı kişi kendi eksiğini bilmezde muhatabın eksiğiyle alay etmeye kalkar. Sakın kendi iyiliklerine bakıp övünme, başkasının ayıplarına bakıp onları alaya alma! Yoksa sırtındaki çift Hörgücü görmeyip tek hörgüçlü deveye kambur diyen öteki deveye benzersin!"

   

 

 

ŞİRKETİNİZİN WEB SİTESİ VAR MI ?
( Veya yeni kanuna uygun mu ? )

 

  En İyi Liselerin Puanları

"Sağlıklı Olmanın Dört Temeli"


A.A Muhabiri

Halkapınarın Kalbi Burada Atıyor..


Tırnak Yeme.


 

ZİYARETÇİ GRAFİĞİ